| |
|
|
selamın aleyküm hoşgeldiniz değerli ülküdaşlarım oğuzhan akça ölmez bu hareket ölmeyecek bu davaTürk’ün gücü Tarih: 25.02.2008 Saat: 14:22 Gönderen: Bozkurt KUZEY Irak'a hava harekâtından sonra kara harekâtı da gerekli miydi? Evet gerekliydi. Bu harekâtların amacı, sadece çok sayıda teröristi etkisizleştirmek, terör örgütünün lojistik, barınma, haberleşme ve benzeri altyapı araçlarını yok etmek değildir, olmamalıdır. Terörle mücadelenin son altı yılda zaafa uğraması, ihmal ve vurdumduymazlık, PKK'ya müthiş bir psikolojik üstünlük sağlamıştı. Bu psikolojik üstünlük sadece PKK'yı ve yandaşlarını değil, Barzani'yi bile cüretkâr, küstah ve saldırgan yapmıştı.
Dünün baldırı çıplak Barzani'si, "Sabrın da bir sınırı vardır" gibi boyundan büyük laflar ediyordu. PKK teröristlerine "kardeşlerimiz" veya "tabanımız" diyen Demokratik Toplum Partisi, devlete ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne açıkça meydan okuyordu. PKK yandaşları zırt pırt sokaklara dökülüyor, "PKK halktır" ve "Apo irademizdir" gibi sloganlar atıyor, araç yakıyor, bacak kadar çocuklara polisi taşlatıyor, Türk Bayrağı'nı indirerek yakmaya kalkıyorlardı. Meydan PKK'ya ve yandaşlarına kalmış gibiydi. AKP ile birlikte bir kısım aydınlar ve medya da, özgürlük, demokrasi ve insan hakları gibi kavramları ön plana çıkarıp, terör örgütünün ve yandaşlarının ekmeğine yağ sürüyordu. "Türkiye, ABD'nin desteklediği Kuzey Irak'taki Kürt liderlerden ve PKK'dan çekiniyor" gibi bir hava yaratılmıştı. PKK ve yandaşları, devletten daha güçlü duruma geldiklerini, dolayısıyla kendilerine dokunmaya kimsenin cesaret edemeyeceğini sanmaya, hatta buna inanmaya başlamışlardı. Türkiye sanki babalarının çiftliğiydi. Korku tünelinden çıktık Herkes korkuyor ve "Türkiye nereye gidiyor?" diye soruyordu. Öyle ya, Türkiye nereye gidiyordu? PKK her yere sızmıştı. Parlamentoya, bürokrasiye, belediyelere, partilere, kentlere... En yakın dostlarımıza, ortaklarımıza, komşularımıza "PKK'lı olabilir mi" kuşkusuyla bakar olmuştuk. Toplu taşım araçlarında, metrolarda, alışveriş merkezlerinde, bir bomba patlayabilir korkusuyla her an yüreğimiz ağzımızdaydı. Bir korku tünelinde yaşıyorduk sanki. Psikolojik çöküntü Türk'ün gücünü tüm dünyaya bir kez daha göstermenin zamanı gelmişti. Kahraman pilotlarımızın Kuzey Irak'taki PKK kamplarını hallaç pamuğu gibi atmalarından sonra; kahraman Mehmetçiğin, dünyanın en zor coğrafyalarından birinde ve çok elverişsiz iklim şartlarında gösterdiği kahramanlık, PKK'yı ve yandaşlarını tam anlamıyla çökertti. Terörle mücadele böyle olur. Terör örgütünü psikolojik olarak çökertmek, beş bin terörist öldürmekten daha etkilidir. Çünkü psikolojik çöküntü, terör örgütüyle birlikte, tüm yandaşlarını ve uzantılarını da demoralize ediyor. Türk askerinin gücünü ve kahramanlığını Barzani de gördü, PKK ve yandaşları da... Kara harekatının başlamasını o nedenle "yas günü" ilan ediyorlar. Daha çoook yas günleri ilan edecek, daha çoook yas tutacak.İSİMSİZ KAHARAMANLAR
Kahraman,/F.İ./ Yiğitlik gösteren cesur kimse, yiğit, bahadır, alp anlamlarına gelmektedir. Bu kavram iki kısma ayrılmaktadır. Biri bilinen tanınan, kitaplarda yer alan kahramandır. Diğeri, bilinmeyen, kayıtlarda-kuyutlarda ismi-cismi olmayan, ancak dost kalplerde vefalı gönüllerde bulunan kahramandır.. Türk tarihinde ve Türk kültüründe ”isimsiz kahramanlar” diye bir kavram vardır. Galiba en çok bu kavramı Türk-İslam Ülkücüleri kullanmaktadır. Çünkü bu hareketin gerek isimli ve gerekse isimsiz(bilhassa da isimsiz) kahramanları oldukça çoktur. . Benim , burada yapacağım sohbetin esasını, “isimsiz kahramanlar” teşkil edecektir. Evet, bir çok konuya girip-çıkacağım., fakat sohbetimin merkezini isimsiz kahramanlar teşkil edecektir. Bizim zaman zaman dile getirdiğim, dost yüreklerle paylaştığımız bir kıssa vardır. İzniniz olursa , sohbetime onunla başlamak istiyorum. “İsimsiz kahramanlar” der demez, gönlümüze hemen “VEFA” kavramı düşer.. Sizinle burada paylaşacağımız fıkrada bu kavramın zirve noktasını göreceksiniz Kıssa şu:. Dört ayaklı kemik dostunun, kızgın güneş altında beklediğini görürler. Sorarlar:” Birkaç günden beri, burada oturuyorsun. Birimi gelecek?.” Cevabı gerçekten de müthiştir. Der; karnımın aç olduğu bir zamanda burada bir kemik bulmuş, onunla karnımı bir güzel doyurmuştum.. Burada bekleyerek ona, o kemiğe olan vefa borcumu ödemeye çalışıyorum …………………………………….. Vefa….. Yerleri-gökleri; zamanları ve mekanları dolduracak kadar büyük bir kavram.. Onda insan, onda İslam ve onda Türk var…. O halde; Vefasızdan ne insan olur ve ne de Müslüman…. Türk olabilmek için de vefakar ve cefakar olmak lazım.
İsimsiz Kahramanlar Neden Bu kadar İhmal Edildi??..
Benim anlamak isteyip de bir türlü anlayamadığım, O insanlar şu kadar yıldan beri niçin-neden isimsiz-cisimsiz-terk edilmiş- bir vaziyette, kenar ve köşede bırakıldı? Ülkücü hareketin ve onun siyasi misyonu olan MHP’nin her yönüyle yetişmiş olan bu değerli DAVA adamlarına ihtiyacı mı yoktu?!.. Ne demek..Olmaz olur mu?!... İyi de niçin bu insanların ilminden, irfanından, duâsından, hayati ve siyasi tecrübelerinden istifade etmek istenmez….buna gerek duyulmaz… Yahu, Ana dolu’nun herhangi bir ilçesinde Belediye Başkanlığı yapacak bilgisi, ilgisi, sevgisi ve de tecrübesi olmayan insanlardan bilmem ne….olur mu?!... Bunlar nereden , niçin bulunun ve çevrede bu gibi insanlara neden yer verilir bilemiyorum. Galiba bize, hareketin vitrinine sahasında tefeyyüz etmiş, fikren, ruhen ve beden sağlam elaman gerekmiyor... Öyle mi?!... İyide niçin?!.... Adam ömründe doğru dürüst üç beş kitap okumamış. İslam’dan bildiği, anladığı ve sohbetlerinde kullandığı beş on Bektaşi fıkrası, - tekerlemesi. Bununla bu beyinle ve bu gönülle, bu kadar büyük ve aynı zamanda da kutsal bir DAVA ya nasıl faydalı olabilir. Sadece noksan olduğu din değil. Diğer sosyal konularda da göz ve gönül dolduracak bir muhtevaya sahip değil. Bahse konu olan bu kimselerin içtimai hayatları- insanlarla ilişkileri- de fevkalade zayıf. Bu sebeple parti çalışmalarında –beyin ve gönül kazanmakta- başarılı olmaları da mümkün değil. Ben…ben diyor ve başka bir şey söylemiyor. Öyle ya adam, eskiden koca koca makamlarda bulunmuş…Tutup ta size saygı gösterecek, beyin ve yürek zenginliğinizden istifade edecek değil ya…Kafası havada, muhatabının yüzüne bile bakmıyor Büyük makamlarda bulunmuş doğru. Ne var ki, mensup olduğu makam kendisini küçük olmaktan kurtaramamış...Çünkü insanı büyüten-geliştiren, sahip olduğu makam-mevki değil; makamları büyüten, manalaştıran insandır. Evet onu ifade etmek istiyorum. Makamlar insanları büyütmüyor; insanlar makamları yüceltiyor Nerede kalmıştı_. Evet onu diyorduk. Neden bunlar..Niçin etraflarında-yanlarında her yönü ile kendini ispatlamış nefsi istek ve arzularını aşmış, sahasında tefeyyüz etmiş adam gibi adamlara yer vermezler… Sigara tüttürmenin dışında yaptığı bir şey yok!.. Ağzından iki kelime bile alamıyorsunuz…Dünya umurunda değil… Onun için .her şey bir varmış bir yokmuştan ibaret… Neden hep bunlar!..Mizacı düzgün, sinirleri sağlam lafını-sohbetini bilen; muhatabına sevgi ve saygıda kusur etmeyen; içi-dışı pırıl-pırıl tertemiz başka biri(leri) yok mu!...Niçin yok?!.. Kıran mı geldi?... Malzeme bu, ne yapalım” diyerek işin içinden çıkamazsınız! Ben malzemenin yalnız bundan ibaret olduğuna inanmak istemiyorum. Eğer yetişmiş insan bulunmuyorsa,(ne demek olmaz olur mu?!” biran için diyelim ki öyle. Bu takdirde ne yapıp yapıp yetiştireceksin! Vitrine çıkarmazdan önce sıkı bir eğitime tabi tutacaksın. Günlerce, yetmedi aylarca, bu eğitim devam edecektir. Bunları yapacak beyinleri ve gönülleri besleyecek bir çok uzman var kenarda-köşede. Onlarca yılın birikimi olan, beyin ve gönül zenginliklerini paylaşmak için can atıyorlar. Bunu gerçekleştirmek için, prof olmaya da gerek yok. Melse uzmanlık meselesi. Bir de aşk ve tecrübe işi. (Bir not: Alman polisine, bir şey sormak istediğinizde, eğer o anda elinde sığara varsa, onu bir şekilde size göstermez- saklarlar… ayrılmanızı bekler ve daha sonra bıraktığı yerden tüttürmeye devam eder…) Bilmiyorum, anlatabiliyor muyum.... Galiba mümkün değil..Çünkü bu bir eğitim-kültür meselesi…Edep-irfan…anlayışı…Evet evet kısaca; TÜRK TÖRESİ.- İSLAM AHLAKI…(Türk Töresi: Türk gibi davranmak ve Türk gibi yaşamak…İslam Ahlakı:Mümkün-mertebe “ fıtratın dışına” çıkmadan hayat yolculuğuna devam etmek…) Geçiyorum…. Tabii ki şimdilik.… Kardeşim, moraliniz bozuk, sinirleriniz eskimiz-pörsümüş de olabilir. Normaldir…O halde, yerinizi genç, fikren, ruhen ve bedenen sağlam olan kimselere bırakmanız gerekmez mi?!... Çünkü;ne siz, ne biz bu vatanda bulunmaz meta değiliz…Türk anaları neler ve ne kahraman- yiğitler doğurdu….Arayın, bulun…vitrine onları koyun..yerinizi fikren, ruhen ve bedenen sağlam insanlara bırakın… Endişeniz olmasın..gözünüz arakada kalmasın…. Her şey çok daha iyi olacaktır. Biraz önce sorduğumuz soruyu, bir kez daha yeniliyoruz. Ocak ve bucaklarımızın vitrininde; partimizin il ve ilçe teşkilatlarında.. ve Genel Merkez’de niçin daha muhtevalı, bilen, anlayan, konuşan…seven-sevilen…içine-dışına..(mümkün-mertebe) çok daha fazla dikkat eden insanlara yer verilmiyor?!... Seçmek ve seçilmek konusunda göz önünde tutulan ölçülerin ne olduğunu, doğrusu merak ediyoruz.. Acaba, cebi dolu, çevresi kalabalık olan insanlar mı tercih edilenler..…Bu zayıf bir ihtimal. Peki, ya ne? Acaba Hemşericilik-bölgecilik vs.. Olabilir mi?...Hayır! bu da olamaz!. Katiyen!.. Zira TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ, bunları-hemşericiliği-bölgeciliği vs… içinde-dışında-ardında önünde barındırmaz, asla! Biz; Türk milliyetçiliğinin, ilim—bilim ve irfan dışı bu ve benzeri olgulara içinde yer vermediğini ve bunlara hiçbir surette hayat hakkı tanımadığını biliyor ve inanıyoruz. O zaman seçme ve seçilmekte göz önünde tutulan ölçü ne olabilir?.. Sakın, ne olur; Türk milliyetçiliğine ve onun özü- esası olan Ülkücülüğe bu ve benzeri (ALLAH’ın lanetine uğramış) kavramları karıştırmayınız! gerektiğinde biz, birbirimizin her türlü hata ve kusurunu affedebiliriz. Fakat bu menfur bakış ve tercihleri asla affetmeyiz! edemeyiz …
ÜLKÜCÜ HAREKETÜlkücülük || Ülkücü olma gururu || Gençliğe sesleniş ülkücü hareket engellenemez ÜLKÜCÜ OLMA GURURU Orta mektepte idik... Materyalist bir resim ögretmenimiz vardi. Kadincagiz "devrim yolunda" çogu erkekten daha erkekti. Öyle zannediyorum ki cesareti hükümetinden ve sayilarinin çoklugundan geliyordu. O yillarda ülkücü ögretmen kitligi mi vardi nedir, okullarda ki ülkücü ögretmenleri nazar boncugu gibi görüyorduk. Uzatmayalim, bizim matematik disinda bütün derslerimiz iyi. Ögretmenlerin nazarinda sempatikligimizden kaynaklanan kredimiz de mevcut. Türkçe ögretmenimiz zaman zaman tonton yanagimizi sIkarak "kizimi sana verecegim" derdi. Ne yapalim emir büyük yerden!... Hiç görmedigimiz bir yavuklugumuz olmustu. Resim ögretmenimiz "Allahsizlik hastaliginin" tezahürü olarak cami resmine tahammül edemez, münasip bir dille cami resmi yapmamizi tavsiye ederdi (!). Biz ise ona inat ulu ustamiz Mimar Sinan'a tas çikartircasina cami resimleri yapardik... O gün en arkadaki siramda oturmus resim yapiyordum. Arkadaslar da ögretmenle sohbet ediyorlardi. Yanimdaki arkadasin dürtmesiyle konusmaya dikkat ettim. Resimci bayan (hâsâ) "Allah insanin kaderine ne karisir. Herkes kaderini kendi çizer" gibi lâflar ediyordu. Serde ülkücülük var! Haydi diyen birkaç bakisin tesvikiyle ögretmen bayana itiraz ettik. Müslümanin kader anlayisini bildigimiz kadar anlattik... O tenefüs, isin o kadar basit olmadigini; müslüman mahallesinde salyangoz satmaya çalisan bu kadina haddini bildirmek gerektigini sinif arkadaslarimiza duyurduk... Ímza toplayip sikâyet edecegiz! Bu arada "solcu" çocuklar olan biteni hiç beklemeden gidip anlatmislar. Biz de imza, dilekçe derken baktik ki Nasrettin Hoca'nin fil hikayesindeki gibi ortada kalmisiz. Din söz konusu olunca bize burunkiviran hizli mücahit (!) kardeslerimiz "babam kizar. Tesekkürüme mani olurlar. Ögretmenlerle arami açamam gibi ulvî sebeplerle yan çizdiler. Yeterli imza çikmadigi için biz sikayetten vazgeçtik, fakat is burada bitmedi. Olaydan bütün okulun haberi oldu. Ayni gün cografya dersindeyken kapi tikirdadi, resim ögretmeni perisan vaziyette "ablasini" çagirdi. Biraz sonra hisimla içeriye giren cografyacimiz "kizil" gözlerini gözlerime dikerek; "Bu sinifta ezilmesi gereken birkaç böcek var!" diye hirladi. Diger günlerde bayagi korktugumuz- çünkü lakabi püsküllü belâ idi- o ögretmenden ilk defa, bütün hiddetine ragmen korkmamistik... Üstelik zaferle sonuçlanmasa bile bir galibiyet hazzi tasiyorduk... Arkadaslar yaptigim resimlere imzasini atarak 9-10 aliyorken, ben iyi resimlerden zayif aliyordum. Ee ne de olsa adamlar haktan, hukuktan, insancilliktan, demokrasiden ve dahi fikir hürriyetinden yanaydilar... Bozkurtlu kolye yüzünden müdür beyin attigi dayagi saymazsak, ülkücü olmanin cezasini (!) çekmeye baslamistik. Hadiseden sonraki ilk bayrak töreninde kulagima egilen Türkçe ögretmeni; "Artik cumhurbaskani bile olsan kizimi sana vermiyecegim" demis, yavukludan da olmustuk! Beden egitimci ve digerleri daha beterdi.... Ülkücülügün kolay birsey olmadigini, "ülkücüyüm" demenin insana mesuliyet yükledigi gibi çileye hazir ol dedigini idrak etmeye baslamistik. "Hiç kimsenin tesiri ve baskisi altinda kalmadan" ülkücü olmustuk ve ülkücü olmanin gururunu yasiyorduk. Bu haz insani öyle bir kusatiyordu ki, dayakmis, horlanmakmis, iskenceymis... belanin bin türlüsü viz geliyordu. O tarihten bugüne kadar yirmi sene geçti. Biz hep büyüdük. Bizim yüzümüz tokatlanmaktan, sirtimiz kursunlanmaktan kizariyordu. Onlarin ki bugün utançtan kizariyor... (herhalde) Biz ülkücü olmanin ve ülkücü kalmanin iftihariyla mestiz. Íyi ki ülkücü olmusuz. Íyi ki ülkücülükte çile varmis. Íyi ki ülkücülük kolay degilmis...
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| Üye sayısı: 2 |
| Yazı sayısı: 1 |
| Fotoğraf sayısı: 14 |
Sayfa gösterimi |
Geçen Hafta: 3  |
Bu Hafta: 1  |
|
|
|
|
|
|
|
|
ADnet Reklamları
|
|
|